SİMYACI – Paulo COELHO #kitapözet

  • Kitap Hırsızı Kitap Hırsızı

Kitap, İspanyalı genç Santiago’nun ders verici ve macera dolu hikayesini anlatır. Okuma yazmayı çok iyi bilmesine rağmen çobanlık yapmayı tercih eder Santiago ve böylelikle koyunlarıyla yeni yerler görüp, yeni şeyler keşfedebilir. Gecesini gündüzünü koyunlarıyla geçiren, öğrendiklerini, okuduklarını koyunlarıyla paylaşan, onlarla dertleşen meraklı çobanın hikayesi de, uzun bir günün sonunda sürüsü ile beraber harabe bir kilisenin içine girip orada geceyi geçirdikleri esnada daha önce de görmüş olduğu bir rüyayı tekrar görmesi üzerine başlar.

Ve Macera Başlıyor…

Bir önceki sene yün satmak üzere gitmiş olduğu Tarifa’da iş yaptığı tüccarın kızını çok beğenmiştir çoban ve bir sene sonra yine o kızı görebilmek üzere yine aynı tüccara yün satmak üzere yola koyulur. Şehre geldiğinde beğendiği kızın karşısına derli toplu çıkabilmek adına hazırlık yapmayı düşünürken birden aklına gördüğü düş gelir. Tarifa’da düş yorumcusu yaşlı bir kadının yaşadığını anımsar ve ona danışmaya karar verir.Yaşlı kadına gördüğü düşü anlatır ve kadından hiç beklemediği bir yanıt alır; çobanın Mısır Piramitlerine gideceğini ve orada bir hazine bulup zengin olacağını söyler ve bu anlattıkları için herhangi bir ücret talep etmediğini fakat eğer hazineyi bulursa hazinenin onda birini ona vereceğine dair yemin ettirir. Delikanlı yaşlı kadının söylediklerini umursamaz ve hayal kırıklığı içinde oradan ayrılır.

Şehirde bazı işlerini halledip bir kitap satın alır ve bir yere oturup okumaya başladığı sırada yanına yaşlı bir adam oturuverir ve onunla konuşmaya başlar. Delikanlı pek oralı olmasa da yaşlı adam inatla konuşmayı sürdürmek için çabalar ve kendisinin Salem Kralı olduğunu söyler. Çoban oldukça tuhaf biri olarak gördüğü yaşlı adamı başından kovmak istediği sırada adamın gizli hazineden bahsetmesi bir anda onu tedirgin eder. Yaşlı adam gizli hazine konusunda çobana yardımcı olabileceğini bunun karşılığında koyunlarından onda birini kendisine vermesini ister. Çoban, adamın kral olduğuna ve söylediklerine tam anlamıyla inanmamakla beraber tüm konuşmanın sebebini sorduğunda yaşlı adam ona, kendi Kişisel Menkıbe’ sini gerçekleştirme gücüne sahip oluşunun bunda büyük bir önem teşkil ettiğini söyler.

“İnsan yalnızca yolculuk yapmak istese? Ya da bir kumaş tüccarının kızıyla evlenmek istese? Ya da hazine aramak istese? Dünyanın Ruhu insanların mutluluğuyla beslenir. Ya da mutsuzluklarıyla, arzuyla, kıskançlıkla… Kendi Kişisel Menkıbe’sini gerçekleştirmek insanların biricik gerçek yükümlülüğüdür. Her şey bir ve tek şeydir. Ve bir şey istediğin zaman, bütün Evren arzunun gerçekleşmesi için işbirliği yapar.”

Derin sohbetleri sonucu genç çoban, yaşlı adamın haklı olduğuna kanaat getirip 6 koyununu ona vermek üzere yaşlı adamın yanına gider. Yaşlı adam da Santiago’ya biri beyaz diğeri siyah olmak üzere Urim ve Tumim adında iki adet tılsımlı taş verir ve siyah olanı “evet”, beyaz olanı “hayır” anlamını taşıyan bu taşları “Zora düştüğün zamanlarda kullanırsın, ancak kendi kararını kendin vermeye çalış” der. Mısır’a gitmek için geri kalan koyunlarını da satar ve o andan itibaren artık her şey çobanın kendi Kişisel Menkıbesini yaşaması için gerçekleşmeye başlar, yaşlı adamın da dediği gibi adeta evren onun için iş birliği yapmaya başlar.

Pes Etmek Yok !

Yolculuk sırasında bazen öyle olur ki genç çoban elindeki her şeyini kaybeder ama bir şekilde yaratıcının ona bahşetmiş olduğu kudretin farkına varır ve en olumsuz durumları bile bir fırsata çevirir. Bu her ne kadar alakasız ve senelerini alacak bir iş olsa bile kaybettiklerini kazanmayı ve hazineye ulaşmayı gaye edinir kendisine. Sabreder, çalışır, alışılmışın dışında şeyleri denemeye cesaret eder ve en sonunda beklediğinden fazlasıyla karşılığını alır bu azminin.

Mısır’a gitmek üzere katıldığı ve Al-Fayoum adında bir vahaya giden kervanda bir İngiliz ile tanışır genç çoban. Simya için senelerini vermiş ve çölün ortasında yaşayan gerçek bir simyacıyı aramak için yollara koyulan bu İngiliz’de de kendi yolculuğu ile alakalı bir takım işaretler görür.

“Hayatta, her şey işarettir, dedi İngiliz okumakta olduğu dergiyi kapatarak. Evren, herkesin anlayacağı bir dilde var olmuştur, ama insanlar unutmuştur bu dili. Birçok şeyle birlikte bu Evrensel Dil’i arıyorum ben. Bu yüzden buradayım. Çünkü bu Evrensel Dil’i bilen birini bulmam gerekiyor. Bir Simyacı.”

Kervanda Arap bir deveciyle de tanışır. Akşam ateşin başında dinlendikleri bir esnada deveci çobana başından geçen ilginç olayları anlatır. Bir zamanlar bostan işi ile uğraştığını ve hiç değişmeyeceğini sandığı çok güzel düzenli bir hayatı olduğunu, sonrasında bir sel ile tüm sahip olduğu varlığı, bostanını kaybettiğinden bahseder;

“Ama çaresi yoktu bunun. Topraktan elde edilecek bir şey kalmamıştı artık, ben de yaşamak için başka çare aradım. Şimdi devecilik yapıyorum. Ama bu sayede Allah’ın kelamını anlayabildim: Kimse bilinmezden korkmamalı, çünkü herkes istediği ve ihtiyaç duyduğu her şeyi ele geçirebilir.

İster hayatımız, ister ekin tarlalarımız olsun, sahip olduğumuz şeyleri yitirmekten korkarız. Ama hayat hikâyemiz ile dünya tarihinin aynı El tarafından yazılmış olduğunu anladığımız zaman, bunu anlar anlamaz, bu korku uçup gider.”

Çoban, kendi Kişisel Menkıbesinin peşine düşmüş birinin karşılaşacağı cesaret sınavlarının olacağını biliyordu. Hiçbir şey için acele etmemeli, sabırsızlık göstermemeliydi. Yoksa Yaratıcının yoluna dizdiği işaretleri görmeyebilirdi.

Uzun çöl yolculuğundan sonra kervan vahaya varır. İngiliz burada aradığı simyacıyı bulabilmek için çobandan yardım ister. Orada yaşayan yerli halktan onun hakkında bilgi almaya çalışırlar. Neredeyse hepsi onun hakkında bir bilgileri olmadıklarını söyler. En sonunda bir Arap kızından bu tarife uyan birinin yaşadığına dair bilgi alırlar. Simyacı aradığı bilgiye ulaşır, genç çoban ise aradığı aşka, Fatima’ya… Fatima’yı seviyordu genç çoban çünkü bütün evren ona ulaşması için işbirliği yapmıştı, yolu ona uğramıştı başkasına değil, bu yüzden seviyordu. Delikanlı için artık her şey daha anlamlı hale gelir. Çünkü insan sevdiği zaman, olduğundan daha iyi olmak ister.

Böylece delikanlı Evrenin Dilini kavramaya başlar, çölü dinler, işaretleri takip eder. Anın sırrını çözerse geleceği de etkileyeceğini fark eder. Devecinin delikanlıya dediği gibi, “Gizin kökü şimdidedir; şimdiye dikkat edecek olursan, onu iyileştirebilirsin, daha sonra gelecek olan da iyi olacaktır.”

Yaşadığı hiçbir şeye pişmanlık duymaz genç çoban; bilir ki, ertesi gün ölecek olsa gözleri açık gitmeyecektir, çünkü gözleri öteki çobanların gözlerinden çok daha fazlasını görmüştür.

Öte yandan İngiliz’in güç bela arayıp sonunda bulduğu Simyacı ise asıl çobanımızın peşindedir. Onun yetenekleri, Evrenin Dilinden anlıyor oluşu Simyacı’nın dikkatini bir hayli çekmiştir ve delikanlıya hazinesini bulmak üzere çölde ona kılavuzluk yapacağını söyler. Bu da demek oluyordu ki genç çoban, Kişisel Menkıbesinin ona sunduğu hazinelerden biri olan Fatima’yı zor olsa da bırakarak yollara koyulmalıydı artık.

“Arkada bıraktığın şeyleri düşünme”

… dedi Simyacı. “Her şey Evrenin Ruhuna kazınmıştır ve ebediyen orada kalacaktır.”

Yaptığı bu uzun ve meşakkatli yolculuklar, öğretmen olur genç çobana ve bilmesi gereken her şeyi yolculuk sayesinde öğrenir; Simyacı’nın dediği gibi, bir tek öğrenme yöntemi olan eylem yöntemiyle.

Simyacı ona yolda pek çok şeyden bahseder. Mesela her şeyin sırrı olan Büyük Yapıt Bilimi… Öyle ki bu bilimin başlarda çok basit bir şey olduğunu fakat insanların basit şeyleri önemsemeyişleri ve bunun yerine yorumlar, felsefi incelemelerle bu bilimin özünü yitirişinden ve artık anlaşılmaz bir hal alışından bahseder.

Çobanımız uzun yolculuğu sırasında sık sık yüreğiyle konuşur onu dinler ve anlamaya çalışır. Yüreğinin ona dürüst davranacağını ve doğru yola yönlendireceğini düşünmek ister ama tedirgin olduğu zamanlarda yüreğinin ona hainlik yaptığını hisseder.

“Biraz şikâyet edecek olursam, diyordu yüreği, bu yalnızca benim bir insan yüreği olmamdandır ve insanların yürekleri böyle olur. Ulaşmaya layık olmadıklarını ya da ulaşamayacaklarını sandıkları için en büyük düşlerini gerçekleştirmekten korkarlar.”

Piramitlere çok yaklaştıklarında Simyacı ona bir şey daha öğretir. Bir düşü gerçekleştirmeye kalkıştığımızda ona doğru ilerlerken Evrenin Ruhunun, alınan derslerin iyice öğrenilmesini istediğini ve tam da bu esnada insanların çoğunun vazgeçtiğini anlatır çobana.

Çoban simyacıdan ayrılmadan, ondan simya hakkında da bir şeyler öğrenmek ister. Kurşunu nasıl altına dönüştürebileceğini bilmek ister,

“Evrende her şey evrim geçirir. Ve bilenler için en çok evrim geçirmiş madendir altın. Geleneğin öğrettikleri her zaman doğrudur. Ama insanlar bilgelerin sözlerini doğru olarak yorumlayamadılar. Ve altın evrimin simgesi olacağına savaşların işareti oldu.” der Simyacı ve meselenin kurşunun altına nasıl dönüştürüleceğini bilmek değil; varlığın sırrını kavrayabilmek ve her yaratılan şeyin bir hikayesi olduğunun farkına varmak olduğunu anlatır ona.

Evrenin Ruhu…

Sonunda bekledikleri büyük sınavla karşılaşırlar. İmkânsızı başarmak için kendi hayatlarını ortaya koymaları gerekir ve delikanlı bunun nasıl üstesinden geleceğini bilmez. ‘ Ya başaramayacak olursam?’ diye sorar Simyacıya. O da ona, “Hiç olmazsa Kişisel Menkıbeni yaşamış olduğun için öleceksin. Bunun ne olduğundan habersiz asla öğrenemeyecek olan milyonlarca insan gibi ölmekten evladır.” der. Ve çoban inancıyla bu çetin durumun da üstesinden gelir. İmkânsızı başarır ve Evrenin Ruhuyla tanışır, onunla bütünleşir.

Piramitlere çok az kala Simyacı ile ayrılık vakti gelir, delikanlının bundan sonrasını kendi başına devam etmesi gerekir. Hazinesini hala nasıl bulacağını bilemeyen çobana Simyacı, ”Hazinen neredeyse yüreğinde orada olacak.” demiştir. Ve yüreği de çobana rehber olur, ”Ağlayacağın yere iyi dikkat et, çünkü ben oradayım ve hazinen de oradadır.” der. Kum tepelerini aşan çoban nihayet Piramitlerin ay ışığında parlayışını görür. Ağlamaya başlar ve o ana kadar yaşadıkları bir bir gözünün önünden geçer. Tanıştığı, rastlaştığı insanlar, şehirler, ülkeler, olaylar, mucizeler…

Amacına ulaşmak için gözyaşlarının düştüğü yeri kazmaya başlayan çoban orada asla bir şey bulamaz. Onun böylesine heyecanlı, bir yeri kazdığını fark eden bir kaç haydut, çobanın yanına gelir ve onu sorgulamaya başlarlar. Orada altın saklamış olduğunu zannederek çobanın başında durup kazıp altınları çıkarmasını beklerler fakat boşunadır. Bunun üzerine adamlar çobanın üzerine yüklenirler ve giysileri lime lime olana dek döverler. Çoban yara içinde olduğu halde haydutlara Piramitler hakkındaki düşünden bahseder. Haydutların lideri çobanı aşağılarcasına bunun deli saçması bir şey olduğunu söyler ve zamanında buna benzer bir düş gördüğünü ama buna inanacak kadar aptal olmadığını söyler. İspanya’da, içinde firavuninciri yetişen yıkık bir köy kilisesinden bahseder yani tam olarak çobanın geldiği yeri tarif eder haydut. Sonra kanlar içindeki çobanı orada bırakıp giderler.

Çoban aradığı hazineyi bulmuş olmanın mutluluğuyla Piramitlere bakıp gülümser.

Bütün bu yolculukta öğrendikleriyle, deneyimiyle, Kişisel Menkıbesini tamamlamış olmanın huzuruyla geldiği yere dönen çoban hazinesine kavuşur. En başında hazinesinin bu kadar yakınında olduğunu bilseydi, bunların hiçbirini yaşamamış olacağını, Piramitleri asla göremeyeceğini, Fatima’yla tanışamayacağını ve onca bilgiyi edinemeyeceğini bilir çoban. Hazinesine ve hazineden daha fazlasına sahip olan çoban geri geleceğine dair söz verdiği Fatima’sına dönmek üzere hazırlanır.

”Gerçekte Kişisel Menkıbesini yaşan kimseye karşı hayat cömerttir.” diyerek son bulur kitap.

Şeyma Nur LÜLECİ

ETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.