Beklenilenin Dışında Bir Dünya…

Kitapları okumanın, saklamanın ve dahi bahsetmenin kati surette yasak ve suç sayıldığı bir dünyaya hoş geldiniz! Ama pek de hoş bulunacak bir durum değil sanıyorum…

Korku, bilimkurgu gibi türlerde ses getiren pek çok eser yayımlayan ABD’li yazar Ray Bradbury’nin 1953’te ülkesindeki soğuk savaş döneminde kaleme almış olduğu bu distopik eser hakkında birkaç aklımda kalan ve ilgimi çeken kısımdan bahsedeyim sizlere.

Canlı kırmızı kapağı ile, oldukça enteresan ismi ile, orada burada illaki gözünüze çarpış olabileceğini düşünüyorum bu kitabın. Kitap hakkında henüz hiçbir fikri olmayanlarınız için biraz ön bilgi olsun, kitabı bilenleriniz için de biraz kitap sohbeti tadında olsun diyerek elimden geldiğince fazla detaya inmeden okumak isteyenleriniz için de sürpriz-bozucu olmamak adına elimden gelen gayreti göstereceğim.

Lise bilgilerimizden hatırlayacağımız bir sıcaklık ölçü birimi olan Fahrenheit’ın ve 451 sayısının ilk başta kitap hakkında kafamızda net bir resim çizdiğini söyleyemeyiz. Fakat; yazarın kitap hakkındaki Sesli Önsözünde ismin hikayesini de görmüş oluyoruz ki kitabına ”Gece Yarısından Çok Sonra” veya ”İtfaiyeci” gibi türlü isimler koyduktan sonra aklına gelen ilginç bir fikirle son kez ismini değiştirir. Bir itfaiye şefinden öğrendiği, kitap kağıdının yanma sıcaklığı olan (tartışmaya açık bir değer) 451 Fahrenheit’ı ters çevirip Fahrenheit 451 olarak kitabının başlığına işlemiş ve işte aradığı tam da buymuş.

Ray Bradbury yaşadığı zamanın getirdiği tedirginlikleri ve o dönemde çok yeni yayılmaya başlayan kitle iletişim araçlarının şüpheli taraflarını kendince olası bir felaket senaryosu kurarak bu kitapta önümüze sunuyor…

”YAKMAK BİR ZEVKTİ.”

…diyerek başlıyor ilk sayfa. Kitabın baş kahramanı Montag gibi daha pek çok itfaiye erinin görevi normalde olması gerektiği gibi alevleri söndürmek değil, bilhassa aleve vermek, yakmaktı. Kitapları, merakı, yeni bir şeyler öğrenmeyi, özgürlüğü, farklı fikirleri, inancı, iradeyi ve tüm bunları güçlendirebilecek her şeyi aleve vermek… Kitabı okurken nedense bir
başka bilimkurgu yazarı George Orwell’ın 1984 adlı eserinde işlediği distopik dünya canlanıverdi gözümde. Benim için bu iki kitapta da anlatılan düzen üst üste kurulmuş birbirleriyle çakışan, birbirlerini anımsatan iki dünya gibiydi; İnsan hayatında olan her şeyin, her türlü aracın, evin, yiyeceğin, giyeceğin, teknolojinin, konuşma dilinin, düşüncenin, duyguların, yayının, basının, komşuluk ve aile ilişkilerine kadar her şeyin bir sistem tekelinde dönüp durduğu ve özgür düşüncenin üzerine gem vurulduğu bir dünya…

Bu dünyada kitaplara yer yoktu. Çünkü kitaplar sistemin işleyişi için büyük bir tehlike arz ediyordu. Kitapların, insanların kafasını karıştırmaktan, onlara sürekli farklı fikirler aşılamaktan ve huzuru bozmaktan başka bir işe yaramayan suç unsurları olduğuna inanıyorlardı. Bu dünyada şiire bile yer yoktu; onlar da insanların duygularıyla oynuyorlardı!

Önceleri kahramanımız Montag de böyle düşünürken ve ”yakmaktan büyük zevk alırken”, bir gün hiç beklemediği bir şey oldu ve yaptığı işten, içinde bulunduğu düzenden kuşku duymaya başladı. Çok ama çok merkezinde bulunduğu bir oyunu dışarıdan izlemek için resmin tamamını görebilmek için geriye doğru adımlarını attı ve koca bir kaosun amansız bir çıkmazın ortasında buldu kendini. Daha önce farkına hiç varamadığı, olağan ve olması gereken buymuş gibi bildiği ama artık aklının dahi alamadığı, uçsuz bucaksız yok etmek ve yakmak üzerine inşa edilmiş bir iradesizlik ve fikirsizlik çukuruydu gördüğü.

”Filmi hızlandır Montag, çabuk. Tıkla, Foto, Bak, Göz, Şimdi, Film, Burada, Orada, Hızlı, Adım, Yukarı, Aşağı, İçeri, Dışarı, Neden, Nasıl, Kim, Ne , Nerede, Ha? Uh! Pat! Küt, Bim, Bom, Bum! Özetler-özetler, özetler-özetler-özetler. Siyaset? Bir sütun, iki cümle, bir manşet! Sonra havanın ortasında hepsi kayboluyor! Yayımcıların, suistimalcilerin, yayıncıların pompalayan elleri insanın zihnini öyle hızlı döndürüyor ki, zaman kaybı olan bütün o gereksiz düşünceler merkezkaç kuvvetiyle dışarı fırlıyor!”

Olağanca hızı ile seyreden hayatlar, insanı insan yapan konuşma ve iletişim kurmaktan bir haber bir toplum, ne istediğini bilmeyen yalnızca kendi önüne atılanı kabul edip ve istediğinin de zaten o olduğunu zanneden insanlar, birinin evi itfaiyeciler tarafından yakılırken duyacakları coşku ve zevk için birbirini ele vermeye hazır kapı komşuları, bir hayvanın sıcaklığından ve dostluğundan çok uzak ruhsuz, buz gibi yok etmek üzere programlanmış robot casus köpekler, evde, metroda, sokakta her yerde neyi nasıl düşünmeniz gerektiğini (düşünmemeniz desek daha doğru olur aslında) size empoze eden, her gün gereksiz yüzlerce reklama maruz bırakan ekranlar, amaçsız, anlamsız ve sonu bir yere bağlanmayan diyalogları içeren TV programları ve tüm bunları size ulaştıran sizin bir an olsun yalnız kalıp düşünmenize sorgulamanıza itecek en küçük vaktinizi bile alıp un ufak etmek üzere etrafınızı kuşatan kitle iletişim araçları…

Öyle ki size, eşinizle nerede tanışmıştınız, gibi kolay bir sorunun cevabını bile unutturacak cinsten; Tıpkı Montag’in, kafayı evindeki üç koca ekranla fena halde bozmuş olan karısı Mildred’tan bu sorunun cevabını alamadığı gibi…

Montag, ”Savaş ne zaman başlayacak sizce?” diye sordu. ”Bu gece kocalarınızın burada olmadığını fark ettim.”

Bayan Phelps, ”Ah, gelip gidiyorlar, gelip gidiyorlar.” dedi.

…Bayan Phelps, ” Kaygılanmıyorum,” dedi. ” Kaygılanmayı tamamen Pete’e bırakacağım.” kıkırdadı.

….”Dediklerine göre hep başkalarının kocaları ölürmüş.”

Bu tür kitapları genelde beğendiğimden dolayı Fahrenheit 451 de tavsiye edebileceğim kitaplar arasında diyebilirim. Farklı distopik eserlerle ve hayatımızdaki bazı benzer ayrıntılarla da bağdaştırdığım bir kitap oldu. İşlenen konunun ilgi çekiciliği, kitaplar yok edilirse ne olurdu acaba? sorusunun bir hayli acımasız alternatif durumlarından birini ilginç bir şekilde bizlere sunmasına karşın, eleştirebileceğim kısımları da yok değil. Bazen okuyucuyu bunaltacak kadar çok fazla detaya inilmiş olmasına rağmen bazı anlarda da olaylar ve sahneler arasındaki ani ve hızlı geçişlere yetişemediğim zamanlar da oldu. Nedense bu da bende sanki yazarın bu kitabı bir an evvel yetiştirip baskıya vermek için alelacele bir uğraşa
girdiği hissiyatını uyandırdı. Ama yine de bu gibi unsurlar, böylesine güçlü bir içeriğe sahip oluşundan dolayıdır ki kitabı bitirdiğinizde üzerinizde bırakacağı etkiyi pek de zedelemiyor.

Ve son olarak yazımı yine kitabın içinden bir cümleyle bitirmek istiyorum;

” Gözlerini merakla doldur ve sanki on saniye sonra ölecekmiş gibi yaşa…”

Şeymanur LÜLECİ